-seni ilk öptüğüm zamanı hatırlamazsın tabii.
Bir zafer kazanmış gibi, “Hatırlıyorum, çok iyi hatırlıyorum. Thames kıyısında, Kew Bahçeleri’ndeydi,” diyorum.

“Ama hiçbir zaman bilmediğin bir şey varsa o da benim dikenler üzerine oturmuş olduğumdu; eteklerim sıyrılmıştı, bacaklarım delik deşik olmuştu, kıpırdasam daha fazla batıyordu. Orada Stoacılık para etmezdi işte. Bana dünyayı unutturmuş değildin, seni öpmek için büyük bir istek de duymuyordum, sana vereceğim öpücük daha çok önemliydi; bir anlaşma, bir bağlantı olacaktı bu. Duyduğum acı ne kadar kaba bir şeydi değil mi? Böyle bir anda bacaklarımı düşünemezdim. Duyduğum acıyı göstermemek yetmiyordu, acı duymamak gerekiyordu.”
“sana vermeye kesin olarak kararlı olduğum bu öpücüğü almak için inat edip durduğun 20 dakikadan fazla; seni yalvarttığım bütün bu (çünkü bu öpücüğü kurallara uygun biçimde vermek istiyordum) süre boyunca hiç bir acı duymayacak hale girmiş bulunuyordum.Oysa tenim çok nazikir. Evet ayağa kalktığımız ana kadar hiçbir şey hissetmemiştim.
(jean-paul sartre - bulantı, sayfa;220-221)






